Anlamlı Güzel Sözler

Sana duru kelimeler getireceğim, Söylenmemiş sözler bulacağım. Omuzların dik dursun diye dinlenmemiş şiirler yazacağım. Sen dik dur diye ben hep şiirler okuyacağım.


Ahmet Ümit Sözleri
Ahmet Ümit Sözleri

Belli bir kitleye göre polisiye romanın öncülerinden olmuştur. Kilim tüccarlığı yapan bir babanın oğludur kendisi. Gaziantep’ de dünyaya gelmiştir. Ahmet Ümit şiirleri eşine olan özlemi ile başlamıştır. Bir süre Rusya da kalan yazar burada yaşadığı ayrılık dönemini şiirlerine yansıtmıştır. Edebiyata da atılımı zaten bu şekilde başlamıştır. Daha sonra arkadaşının desteklemesi ile polisiye roman tarzına yönelmiş ve Ahmet Ümit Kitapları genel olarak polisiye tarzı kitapların etrafında dönüşmüştür. Ahmet Ümit sözleri bazen komünizmi barındırır içinde bazen de hayatın kendi içinde dağılımını. Site içinde bulunan galeri kısmından Ahmet Ümit resimli yazılar ya da Ahmet Ümit facebook kapak fotoğraflarına ulaşabilirsiniz.

Kardeşin, kardeşi vurması kabul edilemez.

Herkesin aynı yalana inanıyor olması, onu gerçek yapmaz.

Kazanmaktan çok haklı olmak, güçlünün değil, kaybedenin yanında, mazlumla birlikte olmak. Şimdi tam da öyleydik işte. Ve bu durum huzur veriyordu bana.

“Kimse iyi dediği birine âşık olmaz… Aşkın iyilikle ilgisi yoktur… ”

Bazen beklemeyi bilmek en büyük erdemdir. Bazen hayatı oluruna bırakmak lazım.

“Kimse kimseyi tanıyamaz, tanıdığımızı sanırız. Tanıdığımız kadarına inanırız. Eğer gerçekten tanısak, bırakın aşkı filan, kimse kimseyle arkadaş bile olamaz.”

elbette umut vardı, hem de hiç yabana atılmayacak bir umut.

“Sen hiç âşık oldun mu Ali ?”
“Tabiî Amirim, şimdi bile kız arkadaşım var” diye yanıtladı beni.
“Kız arkadaşından söz etmiyorum Ali, aşktan söz ediyorum. Gerçek aşktan, insanı katil eden, rezil eden, insanlıktan çıkaran aşktan söz ediyorum.”

Hayat daha güzel olabilirdi. Ah aptal insanlar, ah aymaz insanlar. Mahvedecekler hem kendilerini hem dünyayı…

Vicdan azabı duymak bile anlamsız bir hayattan iyidir.

Dev bir orkestrayı oluşturan müzisyenler gibiyiz, tek başımıza ahenk sağlamamız imkânsız ama hep birlikte yeri göğü inleten enfes sedalar çıkartmamız mümkün.

Gözler anlaşırsa, dil susar derler.

Ülke ateşler içinde kalmışken, kendi gönül yaranı söndürmenin peşinde koşamazsın.

Vatanı olmayan insanın hayatı da olmaz.

Şu yaşadığımız çağda vesveseli olmak için o kadar çok sebep var ki.

Gözyaşları ruhun ilacıdır.

Sen oturduğun yerde otur, hak yerini bulsun. Yok öyle şey, dövüşeceğiz

Umudunu kesme.
Bir ağaç kurumamışsa,
bu mevsim değilse öteki mevsim çiçek açar.
Bu mevsim değilse, öteki mevsim meyve verir.
Yeter ki ağaç kurumasın.

İsyan anları turnusol kağıdı gibidir, bir toplumun hakiki karakterini gösterir.

“Aşk hiçbir zaman pişman olmamaktır.”
“Ama bence aşk, bin kere pişman olsan da, bin kere onun peşinden gitmektir.”

Zalimin en büyük başarısı, zulüm ettiklerini kendine benzetmesidir.

bence ahlakın baş düşmanı iktidardır. Ahlaktan yoksun bir iktidar makamı ya hırsız yapar insanı ya soysuz.

Bunları halletmek yerine baskıya, şiddete başvuruyoruz. Bu, çaresizlik anlamına gelir.

Sahi nedir vatan? Bir toprak parçası mı, uçsuz bucaksız denizler, derin göller, yalçın dağlar, verimli ovalar, yemyeşil ormanlar, kalabalık şehirler, tenha köyler mi? Hayır, bütün bunların ötesinde bir anlam taşır vatan. Ne sadece toprak parçası, ne su havzaları, ne ağaç silsilesi… Annemizin şefkati, babamızın saçlarına düşen ak, ilk aşkımız, doğan çocuğumuz, dedelerimizin mezarıdır vatan… Vatanı olmayan insanın hayatı da olmaz.

Sensizliğin sürekli seni hatırlatmasından bahsediyorum..korkunçtu.

“Aşk nedir, Başkomiserim?”
“Bilmiyorum ki… Sevip de kavuşamamaktır, isteyip de alamamaktır, ne bileyim. Bir insanı yanında istemektir… Ama herkesin kendine göre bir aşk tarifi var.”

“Ne olacak ki ” diyor hiç umursamadan , ” sanki dışarıda bok mu var ?

Bugüne dek yüzlerce kez savaş oldu, milyonlarca kişi öldü, insanlık bundan hiçbir ders çıkarmadı. Yani öldürmek bir işe yaramadı.

Acımasız olan biz değildik, yaşadığımız dünya, yaşadığımız çağ, bütün bir insanlıktı. Biz, bu vicdanını, bu merhametini yitirmiş dünyayı hale yola koymaya çalışıyorduk. Ama bu iş, romanlarda anlatıldığı kadar kolay değildi.

İnsanoğlunun en büyük sırrı beynidir. Beynin çalışma biçimi ve kapasitesi tümüyle bilinmemektedir. Genlerimizden gelen bilgiler,duyularımızla algıladıklarımız, deneyimlerle öğrendiğimiz milyonlarca bilginin ne kadarının farkındayız? Duyduğumuz, gördüğümüz, hissettiğimiz, tattığımız, dokunarak farkına vardığımız, bilgilerden sıkça kullanmadıklarımız nerede dııruyor? Zihnimiz bunların ne kadarını siliyor, ne kadarını depoluyor? İşte büyük bulmaca.

Biteviye hayal kırıklıklarına uğrayınca, umut etmeye korkuyor insan. Ama bazen hayat, sen kılını kıpırdatmasan da mutlulukla dolduruyor içini.

Paran varsa her şeyi satın alabilirsin, elbette en başta da insanları. Doktorları, hakimleri, savcıları, polisleri, yanlış anlamayın herkesi. Bu ülkenin sorunu ahlaksızlık, şeref yoksunluğu, onur kaybı

Ölümle yüzleşmek, ölmeyi düşünmekten daha iyidir.

Sen yoktun.
Terkedilmiş bir İstanbul vardı.
Yaslanmış gökyüzünün umarsızlığına,
Eylül rüzgârlarıyla sararan
Bayram kartpostallarına benzeyen.
Sen yoktun
Bir çocuk ağlardı istasyonlarda,
Geceyarıları uykumu bölerdi hıçkırıkları,
Trenler geçerdi gözbebeklerimden,
Kirlenirdi bembeyaz umutlarım.
Sen yoktun
Tüm dünyayı değiştirebilirdim,
Oysa aynalarda eskiyor yüzüm.
Ne yana baksam karşımda bir anı,
Meğer İstanbul ne çok benziyormuş sana…

Ey kudretli Tanrım, ne olur vakit geçirmeden al canımı. Ne olur şu güzel ülkenin dağıldığını gösterme bana. Ne olur başka bir şehirde ölmeme müsaade etme.

Ruhun yarası hiçbir zaman tam olarak kapanmıyor.Beden daha çabuk onarıyor kendini. Kalbin attığı sürece vücut iyileşebilir. Oysa ruhun bir kez darbe aldı mı, o yara dikiş tutmuyor. Sonuna kadar kendi kendine kanamayı sürdürüyor..

Hayatın en güzel bencilliğidir aşk.

“Burada cep telefonu çekmiyor” diye açıkladı Melek.
“Bulunduğum yerden cep telefonu çekmiyormuş” dedim Gülriz’e. “Sesin telaşlı, hayrola?”
“Burç!” dedi, sustu.
“Ne olmuş Burç’a?”
“Okulda bayılmış” diye fısıldadı güçlükle.
Tedirginliğim korkuya dönüştü.
“Ne? Ne zaman?”
“Bilmiyorum… Bilmiyorum…” diye söylendi çaresizlik içinde. “Beni yarım saat önce aradılar.”
“Durumu nasılmış?”
“Ayılamıyormuş.”
“Ayılamıyor muymuş?”
“Öyle söylediler…”

İlerleme bir zaman meselesidir aziz kardeşim, eşitlik ve güzelliğin toplumumuzda vazgeçilmez değerler olabilmesi için epeyce zamana ihtiyacımız var.

Dürüst insanların neden yalana ihtiyaç duymadıklarını o anda fark ettim. Çünkü onlar inandıkları gibi hareket ediyorlar. Çünkü onların kendi doğruları vardı ve kimse onları bunun dışına çıkaramazdı.

İnsan, tarihin rüzgârı karşısında, okyanusa düşmüş bir ceviz kabuğu gibidir. Ne kadar şuurlu davranmaya çalışırsa çalışsın, kaderi dalgaların insafına kalmıştır.

Ey sırlarımın ortağı olacak yabancı. Soylu musun, dindar mısın, iyi yürekli misin; yoksa zalim misin, akıllı mısın; yoksa işe yaramaz bir aptal mısın, bilmiyorum. Umarım iyi bir insansındır. Umarım yüreğin sevgi ve cesaret doludur. Umarım okuduklarını anlayacak, anladıklarından ders çıkaracak kadar akıllısındır. Ve umarım okuduklarını başkalarına anlatırsın, onlar da ötekilere. Umarım benim kara yazgım kulaktan kulağa fısıldanır, Fırat kıyısında konuşulan bütün dillere çevrilir, tabletlere yazılır, yaşlılardan gençlere aktarılır, çocuklar bu efsaneyle büyür. Belki böylece insanlar akıllanır, belki zalimlikten vazgeçerler, belki böylece daha az ölüm olur, belki daha az acı çekilir.

Yeryüzünde beni anlayacak tek kişi vardı, o da sendin.

“O resim…” diye toparlamaya çalıştım.”O resim dünyanın sadece bu evden ibaret olmadığını söyler.” Daha ağzımdan sözcükler dökülürken vicdan azabına benzer bir duygu kemirmeye başlamıştı yüreğimi.”Ama aynı zamanda bu evin de dünyanın bir parçası olduğunu unutmamamı hatırlatır.

Fırtınalı okyanuslardan kurtulup, ölü bir denizde batmayı bekleyen yelkenli gibi çaresiz, öylece kalakalmışken, insan daha iyi değerlendiriyor kendini.

Dışarıda inadına güzel bir bahar. Pırıl pırıl bir güneş etrafı aydınlatıyor, ılık bir rüzgâr tatlı tatlı esiyor.. Benim içim kapkaranlık, ruhumda yaprak kımıldamıyor..

Demek ki sadece seçimlerimiz değil, rastlantılar da belirliyormuş insanın hayatını…

Çünkü biz katil olmak yerine kurban olmayı seçtik. Çünkü bizim düşmanımız kötü insanlar değildir, kötülüktür. Bizim düşmanımız zulmeden insanlar değildir, zulümdür..

Demek ki sadece seçimlerimiz değil, rastlantılar da belirliyormuş insanın hayatını…

Çoğu serüven ya da iyi bir kariyer uğruna giriyor mesleğe. Ya biz? Bizim ve bizden önceki kuşağın yurtseverlik duyguları daha güçlüydü.

Akıl alır gibi değildi, ama bir zamanlar devletin despotluğu karşısında şerefle dövüşenler, bugün yüksek memuriyetlere tırmanmak için birbirlerine düşman oluyorlardı.

“Bakın abi,ben eski kitapları seviyorum.Hem sahaflık temiz iş.
Fotoğraf gibi ne ışıkla uğraşırsın ne suyla ne de kötü kötü kokan o kimyasal maddelerle

Melek ve Dize’yle vedalaşmaya fırsat bulamadan, sadece “Burç’u hastaneye kaldırmışlar” diyerek, apar topar fırladım caddeye. İngiliz Konsolosluğu’nun oradan taksiye binsem, diye düşündüm ama hava kararmıştı; bu saatte taksiyle Sıraselviler Caddesi’ne girersem bir saatten önce hastaneye ulaşamazdım.

İlgisi, insanoğlunun musibetliği. insanoğlu o kadar habis bir mahluktur ki, o güzelim sevdayı da mundar etmiştir..

“Korkunç şeyler yaşamış olmalısın,” diye üsteledi Esra.
Timothy onu onaylarcasına başını salladı:
“Ama bir sürü şey de öğrendim. Savaş, bedeli çok ağır ödense de dünyanın en iyi okullarından biridir.”
“Keşke böyle bir okul hiç olmasaydı.”

Anlamayacak bir şey yok. ikisi de doğru . yaşın genç , bilmiyorsun, insanoğlu yanlış işlerden keyif alır dört kitabın dördünde birden niye cehennem var zannediyorsun?

Onu gördüm ve istedim.
Ben hiçbir şeyi bu kadar çok istemedim.
Ben istediğim hiçbir şeyi bu kadar çok sevmedim.
Onu gördüm, onu sevdim, onu istedim.

Olur ya, bu memlekette kocası karısını kıskanır, öldürür; oğlan sever, kızı başkasına verirler, öldürür; baba, sevdiğine kaan kızını orospu oldu diye öldürür; kadın, başkasına dadandı diye kocasını öldürür; abisi erkeklerle konuşuyor diye kız kardeşini öldürür… daha söyleyeyim mi? hepsinin sebebi sevda denen ilettir.

Çok temiz bir yüzün var,” diyordu cemiyetteki bağlantım.”kimse senden şüphelenmez. Üstelik gözleri hep askerlerin üzerinde, senin masum görünüşlü, genç biri olman büyük avantaj.

İnsanın gönlü geniştir geniş olasına ama sevda kuşu da nazlıdır, öyle her önüne çıkan dala konmaz. Her önüne çıkan dala konana bizde başka ad verirler.

On beş milyon insanın yaşadığı bu şehirde topu topu birkaç bin kişi… İstanbul kimsenin umrunda değil. Gözlerinin önünde gelecekleri çalınıyor, bana mısın demiyorlar. Bu şehrin insanları çok vicdansız, çok vefasız, çok cahil. Bugünü kurtarsınlar yeter. Lafa geldi mi herkes şikâyetçi. Fakat bir şeyler yapalım dediğinizde, önce kendi çıkarlarına bakıyorlar. Şehrimize sahip çıkalım, İstanbul Kültür Başkenti filan hepsi yalan. Hepsi ucuz propaganda… Belediyeler, valilik, hükümet, devlet, vatandaş, hepsi yalan söylüyor. Hepsi sahtekâr…

Bu işin macerası olmaz.” dedi yaralı bir ses tonuyla. “hakiki sevda tektir. sonuna kadar da tek kalır.

“O kadar insanın arasında neden belirli birini seçiyorsun da ötekini seçmiyorsun. Çünkü onda senin dikkatini çeken , ihtiyacın olan özellikler var. O insanı daha önce hiç tanımamış olsan da anlamlandıramadığın bir duyguyla ona doğru çekiliyorsun.”

Ama yaşam belleğimizdeki anıları silmekte çok ustaydı, giderek izler zayıflamaya başladı, bu düşü daha az anımsar oldum. Ta ki penceremin önünden geçen bu kadını görünceye kadar.

“Hayvanları gerçekten de çok seviyorum. Hepsini, her türünü. En acımasızı bile insandan daha zararsız. İnsandan daha içten, daha masum ve daha az yıkıcı. Onlara yakın olmak her zaman mutlu etmiştir beni.”

Ama düşlerin de yaşam gibi bir sonu vardı.

Hem Alevi olduklarını söyleyeceklerdi de ne olacaktı. “Ya sütü bozuğun biri başımıza bir iş açarsa!.. Üstelik biz Alevi değil Bektaşi’yiz…” Süha önceleri bu sinik tutumu yadırgamış, daha sonra Kahramanmaraş’ta, Çorum’da mezhepleri ayrı diye Alevilerin çoluk çocuk demeden öldürüldüğünü görünce, babasının çekingenliğinin boş bir kuruntu olmadığını anlamıştı.

Çünkü yaşadıklarım bana öğretti ki, bu ülkenin asıl meselesi, hep boyun eğmesi, hayır diyememesi, suskunluğu erdem zannetmesi. Üstelik öyle kolayca vazgeçilecek alışkanlıklar değil bunlar. Etimize, kemiğimize işlemiş, tenimize sinmiş, binlerce yılın lanetli mirası…

“Merhaba Melek.”
Onun da dudaklarında aynı diplomatça gülümseme belirmişti.
“Merhaba Selim, gelsene.”
Melek’in arkasındaki duvarda, Ah Güzel İstanbul adlı filmin kocaman bir
afişi vardı. Dükkânın duvarları benzer film, dergi, kitap afişleriyle
kaplanmıştı. Kapıya yakın, ayakta durarak sordum:
“Nihat yok mu?”
“Gelir birazdan.” Oturduğu masanın önünde, üzerinde kitaplar duran iskemleyi
gösterdi. “Buyur, otur. Kitapları yere koyabilirsin.”
Kararsız gözlerle iskemleye baktığımı fark edince, “Merak etme gecikmez”
diye cesaretlendirdi beni. “Kenan’ın yeni stüdyosuna malzemeler götürdü. Senin
bina değil mi orası?”

En mühim mücadele, fikirle yapılandır. Şiddet eninde sonunda onu uygulayana dönen bir bumerangdır.

Sözler hakikat değildir, ağzımızdan çıkan seslerdir. Yeryüzünün gelmiş geçmiş en yetenekli söz ustaları dahi yaşamın en basit anlarını bile bize gerektiği gibi anlatamaz. Renkleri gösteremez, kokuyu duyuramaz, dokunuşun verdiği hazzı hissettiremez, sesleri işittiremez, yiyecekleri tattıramaz, diyelim ki bir mucize oldu bunları yaptı; ama insanların ruhunda olup biteni aktaramaz. Belki akıl yürütür. Belki gürbüz düşüncesini aklın üç ayağından biri olan mantığın üzerine bindirip zihnin sonsuz ufuklarında keyfince gezdirir, ama insan ruhunun an be an değişen halini asla gerektiği gibi anlatamaz.

Hep en son görüşmemizdeki an geliyordu gözlerimin önüne .’Yaşlanmışsın,’ deyişini hatırlıyordum… Ama annem yanılıyordu, o zaman değil asıl şimdi yaşlanmıştım, onu kaybedince, onun tükenmiş, incecik bedenini şu toprağın altına gömünce. Evet, o zaman yaşlanmıştım işte. Çünkü anneler ölmeden çocuklar büyümezdi.

Ben iyiliği, sadece iyilik olsun diye yapmayı seviyorum, kötülükten kaçınmayı, kötü olmadığım için yapmayı istiyorum, iyi olduğumda birinin bana ödül vermesi ya da kötü olduğumda birinin beni cezalandırılmasından korktuğumdan değil.

Başka bir insanın bedenine bakarak nasıl büyük bir mutluluk duyulabilir ki? Zaten bütün yaşamınızı bir tek insana bağlamanızı, o size güldüğünde mutlu olmanızı, sizi görmezden geldiğinde kahrolmanızı da anlayabilmiş değilim. Yaşam o kadar zengin, o kadar güzel, o kadar fazla ilgi alanıyla dolu ki, bir insanın mutluluğunu bir başka insanın davranışlarıyla sınırlaması bana çok saçma geliyor…

Yeryüzünde beni anlayacak tek kişi vardı, o da sendin. Çünkü en çok sana acı çektirmiştim, en çok seni hayal kırıklığına uğratmış, mutluluğunu elinden almış, ruhunu incitmiştim.. Evet, kendimle birlikte senin de hayatını mahvetmiştim..

Aşk, dünyanın en iyi mazeretiydi..

“Biz de Poe gibi ızdırabımızla alay etmeyi başardığımızda insan olmaya bir adım daha yaklaşacağız. (…)Şu sokakları dolduran kalabalıkların kaç tanesi, Poe gibi sadece insan olmanın kederini hissedebilir? Onların bu görkemli isyanı, herhangi bir canlının hayatta kalma çabasından daha manalı değil ki. Elbette biz sosyalleşmiştik, hürriyet, kardeşlik ve eşitlik isteyecek kadar geliştik ama hâlâ insan olmanın derinliği bütün bu kalabalıkların hareketlerinden uzaklarda bir yerlerde duruyor.”

Ama tarihin öyle kıymetli bir hafızası vardı ki, bütün hataların, bütün noksanlıkların, bütün basiretsizliklerin kaydını muntazaman tutmaktaydı.

Ahlaktan yoksun bir iktidar makamı ya hırsız yapar insanı ya soysuz. Ne yazık ki insanoğlu iktidar denilen o büyük kudretle başa çıkmayı henüz başaramadı, bundan sonra başaracağı da kuşkuludur..

Ama biz acıyla yaşamaya alışmışız, değil mi? bir yanımız ağlarken, bir yanımız güler… tabi ne kadar güler, orası belli değil. çünkü ateş düştüğü yeri yakıyor.

”İnanç,” dedi Esra duygusal ama ne söylediğinden emin bir sesle, ”bazen insanların gözlerini kör ediyor. Farklı olana hoşgörü gösterilmesini engelliyor. Kendinden olmayanların ölümünü, yok edilmesini doğal, hatta gerekli bir olaymış gibi gösteriyor.”

Hele vatanın yangın yerine döndüğü bu devirde. insanlar bu kadar mutsuzken, birbirlerini öldürmek için fırsat kolluyorken mesut olmak mümkün mü?

“Dur, aklına kötü düşünceler getirme” dedi Ragıp. Belli ki endişelerimi gidermeye çalışıyordu, ama benim rahatlamaya değil gerçeğe ihtiyacım vardı.
“Neden kalpten kuşkulandın?”
“Dudakları morarmıştı, zor nefes alıyordu.” Gözlerimin içine baktı. “Ama bu belirtiler mutlaka kalp sorunu olduğu anlamına gelmez. Biz her zaman en kötüsünden kuşkulanırız. Burç’u bir kardiyologa gösterdim. O da kalbin ekosunu çekelim, dedi. Emin olmak için. Belki de basit bir nedenle bayılmıştır..”
Ragıp dünyanın en tatlı adamıydı ancak bir kötü huyu vardı; fazla iyimserdi. Olayları hep iyi tarafından ele alırdı. Herkese umut aşılardı. Oysa yaşamda bu kadar çok umut yoktu. İnsanları yanlış beklentilere soktuğu için de onları zayıflatır, hiç istemediği halde çok daha mutsuz olmalarına neden olurdu. O yüzden Ragıp gibi insanların söylediklerine hep kuşkuyla yaklaşırdım.

Vatan düştükçe, bazı insanlar yükseliyor, millet bahtına küserken, bazıları şans atına binmiş koşturuyordu.

Cesaretin en büyük düşmanı zekadır, soğukkanlılığınki ise hırs. Bunlar ateş ve buz gibidirler. Birbirlerini yok ederler. Çok cesur adamlar gördüm, ama inan bana hiçbiri yeterince akıllı değildi. Akıllıların çoğu ise cesaretin aptallık olduğunu düşünüyordu. Çevremde pek çok hırslı insan vardı, ama hemen hepsi, onları isteklerine ulaştıracak olan asıl özellikten sabırdan, serinkanlılıktan yoksundurlar. Serinkalı olanlar ise hırslı olamayacak kadar uyuşuk ve tembeldiler.

” Çünkü yaşadığım o yirmi yıllık fırtınalı hayat bana şu hakikati öğretti: ”Devletin derinlikleri,toprağın derinliklerinden daha karanlıktır.”


BU KONUYU SOSYAL MEDYA HESAPLARINDA PAYLAŞ
ZİYARETÇİ YORUMLARI

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

BİR YORUM YAZ