Anlamlı Güzel Sözler

Sabır, kurtuluşun anahtarıdır.

Hz.Mevlâna


Ahmet Hamdi Tanpınar Sözleri
Ahmet Hamdi Tanpınar Sözleri

Hem roman yazmış ve şiir yazarak şair olmuş hemde öykü yazmıştır. Bir de Kahramanmaraş milletvekilliğini yapmıştır. İstanbul da doğan güzel yazar başarılı bir eğitim hayatına sahiptir. Ahmet Hamdi Tanpınar Kitapları ve Ahmet Hamdi Tanpınar Romanları dikkatinizi kesinlikle çekmelidir. Onun kitaplarında ve romanlarında yer verdiği karakterler hayatın içinden çıkmış ve kendinizi bulabileceğiniz karakterlerdir. Ahmet Hamdi Tanpınar Şiirleri “Bir adın kalmalı geriye” en çok okunan şiirlerinden biridir. Romancılığı kadar Şairliği de mükemmel olan yazarın yazın hayatı oldukça değerli ve başarılıdır. Türk Edebiyatında önemli isimler arasında gelmekte olan Ahmet Hamdi Tanpınar yazılarını kesinlikle okumalı ve onun hayata baktığı pencereyi çok iyi gözlemleyin. Aynı zamanda aşağıda yer alan Ahmet Hamdi Tanpınar resimli sözler ve Ahmet Hamdi Tanpınar facebook kapak fotoğraflarına bakarak bu söz ve resimleri de paylaşarak sitemize katkı sağlamada bize destek olabilir ve bu güzel yazar ve şairin bir güzel bakış açısını sevdiklerinizle paylaşarak yad edebilirsiniz.

Bu yaz, bizimdir Mümtaz, her deliliği yaparız.

Cahilsin, okur öğrenirsin. Gerisin, ilerlersin. Adam yok, yetiştirirsin. Paran yok, kazanırsın. Her şeyin bir çaresi vardır. Fakat insan bozuldu mu, bunun çaresi yoktur.

Yaşamak, başkaları tarafından muhasara altına alınmak, yavaş yavaş boğulmaktı.

Bu daima böyledir. Hadiseler kendiliğinden unutulmaz. Onları unutturan, tesirlerini hafifleten, varsa kabahatlilerini affettiren daima öbür hadiselerdir.

Ateş gibi; fakirlik insanı güzelleştirir ve asilleştirir. Fakat sefalet hoyratlaştırır; ruhen sefil eder. İnsanda insanı öldürür.

Az okuyoruz, hatta hiç okumuyoruz ve galiba hiç de düşünmüyoruz.

Sokrat, akıllı âşık ihtiraslı âşıktan iyidir diyor. Akıl, insanın ayırıcı vasfıdır.

Bazen düşünüyorum, ne garip mahluklarız? Hepimiz ömrümüzün kısalığından şikayet ederiz; fakat gün denen şeyi bir an evvel ve farkına varmadan harcamak için neler yapmayız?

Yaptığı şeyin kötü olduğunu biliyordu. Fakat hüküm vermek istemiyordu. Artık insanlar hakkında hüküm vermekten vazgeçmişti.

Çok dikkat ettim, masallar adla başlar. Ceketinize veya boyun bağınıza eskiliği veya güzelliği yüzünden bir ad verin, derhal hüviyeti değişir, bir çeşit şahsiyet olur.

Dünyada Fransa İhtilali kadar büyük ve güzel epope azdır. Yirmi, otuz sene içinde beşeriyet, iki bin yıl kendisini idare edecek düsturların hepsini bulmuştur. Fakat başladığı zaman, neticenin sadece bir burjuvazi hakimiyeti ile biteceğini kim bilirdi.

Hepimiz kendi masallarımızın kurbanıyız.

”Ne yapalım Mümtaz; kader istemiyor! Aramızda bir ölü var. Bundan sonra beni bekleme artık! Her şey bitmiştir.” diyordu.

Gerçekten sevenler, karşılık beklemeden severler.

Talihimizin en hazin tarafı neresidir, biliyor musun Mümtaz? İnsanın yalnız insanla meşgul olması. Bütün bina onun üzerinde kuruluyor; dışarıda ve içeride. Farkında olsun olmasın, insan insanı malzeme gibi kullanıyor. Kinimiz, garazımız, büyüklük arzumuz, aşkımız, yeisimiz, ümidimiz hep onunla.

İnsanın sevdiği bir ev olunca, kendisine mahsus bir hayatı da olur.

Gittin ammâ ki kodun hasretile canı bile, İstemem sensiz olan sohbet-i yârânı bile.

“Kalp işlemiyor artık. Beyinde arıza var”

Buna mukabil türbe mimarîsizdi ve içinde dört asır hayata yattığı yerden tesir etmiş bir ölü vardı. Duvarlarına, parmaklıklarına eller sürülüyor, dualar ediliyordu. Hastaları iyileştiriyor, ümidi olmayanlara ümit kapıları açıyor, sabır, feragat, tahammül öğretiyordu.

Dostluk da bir kaderdir ama güzel bir kader.

Halbuki insan doğduğu günden itibaren mağluptur, şefkate muhtaçtır.

İnsanlar da kuyuya benzer, içlerinde boğulabiliriz

Vücutlarımız, birbirimize en kolay vereceğimiz şeydir; asıl mesele, hayatımızı verebilmektir. Baştan aşağı bir aşkın olabilmek, bir aynanın içine iki kişi girip, oradan tek bir ruh olarak çıkmaktır!

Sabır, insanoğlunun tek kalesidir…

Zaten az çok bunu kendisi de itiraf ediyordu: ”Bana benzemeyin diyordu. Ben iki yol arasında kalmış bir insanım.”

Fenalığı kabul etmemek lazım. Haksızlığı her kabul ediş,daha büyüğünü doğuruyor.

Yoksulluğa alıştım, ihtiyarlığa alışamadım.

Sorumluluğunu taşıyabileceğin düşüncenin insanı ol.

Birbirimizi mi, yoksa Boğaz’ı mı seviyoruz?

“Vücutlarımız, birbirimize en kolay vereceğimiz şeydir. Asıl mesele, birbirimize hayatlarımızı verebilmektir. Baştan aşağıya, sadece bir aşkın olabilmek, bir aynanın içine iki kişi girip oradan tek bir ruh olarak çıkabilmektir.”

Bu eski sihirbazlar bizi ellerinde oynatıyorlar.

Her ninnide milyonlarca çocuk başı ve rüyası vardır.

Bir şairin en büyük keşfi, kendi muharririni, iç alemine doğru kendisini götürecek olanları bulmaktır.

Dinlemesini biliyorsun, ki bu mühim bir meziyettir. Hiçbir işe yaramasa bile insanın boşluğunu örter, karşısındakiyle aynı seviyeye çıkarır!

Mümtaz hayatının anlattığımız kısmıyla bir macerası olan adamdı. Bir faciayı, bir roman gibi ve tesirleri daima taze kalacak bir yaşta yaşamıştı.

Ben size değil, kendime dargınım!

Hayır, Allah’tan bir şey istemeyecekti artık. Onu kaderiyle veya ömrünün arızalarıyla karşılaştırmayacaktı. Çünkü istediği şey olmazsa kaybı iki misli olacaktı.

“Zorla şiir yazılmaz.
Zorla seni de sevemem
Ama sen biraz zorla,
Ve sev beni.”

Her cins hadise bir başka türlüsünü davet eder. Demek ki sade ıstıraplarımız, üzüntülerimiz değil, tesellileri, mukavemet çareleri de miraslarımızın arasında.

Kendi kendime biz gurbetin insanlarıyız diyorum. Mesafelerin terbiye ettiği insanlar.

O günün hatırası onun hem bağrında saplı hançeri, hem ömrünün som altından bahçesiydi.

Toprağa emanet edilmiş bir ağaç, mahalleye, semte, şehre hatta topluma ve bütün imana emanet edilmiş bir değerdir.

Mümtaz için kadın güzelliğinin iki büyük şartı vardı: Biri İstanbullu olmak, öbürü de Boğaz’da yetişmek.

Senin dışında düşünememek hastalığına müptelayım.

Kadın her şeyden evvel kendisini gizlemeği bilmelidir; yavrum.

“Bir şeyden korkmak, biraz da onun geleceğini beklemektir.”

Hakikatte Nuran’ın aşkı Mümtaz için bir nevi dindi. Mümtaz bu dinin tek abidi, mabedin en mukaddes yerini bekleyen ve ocağı daima uyanık tutan başrahibi, büyük mabudenin sırrın yerini bulması için insanlar içinden seçtiği fani idi.

Bütün hayat üstüme yığılmış gibiydi.Hayat, insanındı. Fakat insan, Ya Rabbim insan ne kadar zayıftı.Kime dokunmak istesem,kuru bir dal gibi elimde kalıyordu.

Valery, sanat eserinde fikir, meyvenin içindeki besleyici gıda gibi erimiş olmalıdır, der.

İnsan çocukluğunda aldığı terbiyeyi unutmuyor.

Tanpınar’ı onun istediği gibi, dura dura, içlerine sindire sindire okuyanlar, onu sevecekler, yalnız ona karşı değil, bütün sanata, insana ve kainata başka bir gözle bakacaklar, kendilerini ebediyete götüren esrarlı ışıklarla dolu yolda bulacaklardır.

Sevgi dediği şey hakikatte musallat bir fikirdi. O ancak elde etmekten hoşlanan insandı. Bir de kaybedeceğiini anladığı zaman sevebilirdi.

Dünya gömlek değiştireceği zaman hadiseler sakınılmaz olur.

Alim bazı şeyleri bilir, cahil her şeyi…

Birdenbire babasının olduğu gibi karşısında gördü ve bu hayal ona, bir daha onu göremeyeceğini, sonuna kadar onun varlığından uzak kalacağını, bir insanı bir daha görmemenin, sesini bir daha işitmemenin, bir daha hayatına girmemenin keskin ve yenilmez acısıyla ona hatırlattı.

Fakat ne çıkardı? Hangi meseleyi hallederdi? Sadce talihin hediye ettiği bu üç günü, bir başka mesele ile daha zehirlemekten başka hiç bir işe yaramazdı. En iyisi düşünmemekti. Kaçmaktı. Kendi içime kaçmak. Fakat bir içim var mıydı? Hatta ben var mıydım? Ben dediğim şey, bir yığın ihtiyaç azap ve korku idi.

Nereye çağırırlardı? Mümtaz bunu bilseydi, belki bu davete koşardı. Çünkü suyun sesi, aşkın, ihtirasın sesinden kuvvetlidir. Karanlıkta su sesi insanın içindeki ölüm mayasının dilini konuşur.

Korkuyu bütün ömrümce tatmıştım. O yılanı gayet iyi bilirdim. Bir kere içimizde yerleşti mi bulandıramayacağı hiç bir şey yoktu.

İnsanın sevdiği bir ev olunca, kendisine mahsus bir hayatı da olur.

Geniş dediğimiz dünya bazen insan için sanabileceğinizden çok daha fazla darlaşır ve zaman çarkı çoğu kez hiç istemeyeceğimiz bir şekilde döner.

Belki de şahsiyet dediğimiz şey bu, yani hafızanın ambarındaki maskelerin zenginliği ve tesadüfü, onların birbiriyle yaptığı terkiplerin bizi benimsemesidir.

“Bazı kapıların bize kapalı görünmesi, önünde değil, arkasında bulunduğumuz içindir.”

Saatin kendisi mekân, yürüyüşü zaman, ayarı insandır… Bu da gösterir ki, zaman ve mekân, insanla mevcuttur!

Biz evvela kelimeleri öğreniriz. Sonra yaşadıkça teker teker mânalarını…

Hayatta her şey sınıf sınıf. Kadınlar da öyle değil mi? Selma Hanımefendi, Nevzat Hanım, Pakize, sonra Pakize’nin kardeşi olduğu halde mesela büyük baldızım… Hepsi ayrı cinsten. Daha niceleri var. Kâinat lâhana gibi, yaprak yaprak, kat kat…

“-Ìnsan kanla her olmaz… Kanla elde edilen hürriyet , hürriyet değildir;kirlenmiş bir şeydir.”

Bazı insanların ömrü vakit kazanmakla geçer… Ben zamana, kendi zamanıma çelme atmakla yaşıyordum.

Karanlıkta su sesi insanın içindeki ölüm mayasının dilini konuşur.

Hayatımızın bir devrinden sonra başımıza gelen şeylere o kadar hazırlanmış oluyoruz ki, kederimizi kendi içimizde taşır gibi yaşıyoruz.

Şu hakikati kendi hayatım bana öğretti: İnsanoğlu, insanoğlunun cehennemidir. Bizi öldürecek belki yüzlerce hastalık, yüzlerce vaziyet vardır. Fakat başkasının yerini hiç biri alamaz.

Korku… Korku ve insan, korku ve insan talihi, insanın insana hücumu, o hiç yere düşmanlık. Fakat neyi aldatabilirdim, kime anlatabilirdim? İnsan neyi anlatabilir? İnsan insana, hangi derdini anlatabilir? Yıldızlar birbiriyle konuşabilir, insan insanla konuşamaz.

“En iyisi düşünmemekti. Kaçmaktı. Kendi içime kaçmak. Fakat bir içim var mıydı?Hatta ben var mıydım? Ben dediğim şey; bir yığın ihtiyaç, azap ve korku idi.”

Onun için aşk, hislerin kelimelerle israfı değil, Mümtaz’ın ruhundaki fırtınaya olduğu gibi kendisini teslimdi.

“Biliyordu ki, şartlar değişince insanlar da değişir.”

Tanpınar’ın sanat eserlerinde bile fikir, arka planda insan hayatını gizliden gizliye idare eden esrarlı kainat gibi derinleşir.

Kitaplara bakarsanız, kendilerini dinlerseniz, insanoğlunun esas vakfı akıldır. Onun sayesinde diğer hayvanlardan ayrılır. Beylik sözüyle, hayata hükmeder. Fakat kendi hayatlarına teker teker bakarsanız bu yapıcı unsurun zerre kadar müdahalesini göremezsiniz.

Hayatında Nuran da vardı ve o mevcut olduğu için öbürleri, hayat madalyasının öbür yüzünü dolduran bütün karışık çehreler silinmişti.

Ben insanı seviyorum. Onun şartlarıyla döğüşme kudretini seviyorum. Kaderini bile bile hayatı yüklenmesini, o cesareti seviyorum. Hangimiz yıldızlı bir gecede kainatı bütün ağırlığıyla sırtımızda taşımayız. Hiçbir şey insanoğlunun cesareti kadar güzel olamaz.

Bu tebessüm onun teninde, kanında, uzviyetinin her tarafında açan bahçelerdi.

“İnsan birisini bu kadar severse nasıl darılır?” diyordu.
Hiç darılabilir mi? Muhakkak yorulmuştur..

Ona göre Nuran, hayatın kaynağı, bütün gerçeklerin annesiydi. Onun için sevgilisine en fazla doyduğu zamanlarda bile yine ona aç görünür, düşüncesi ondan bir lahza ayrılmaz, ona gömüldükçe tamamlığına ererdi.

Aşkın kötü tarafı insanlara verdiği zevki eninde sonunda ödetmesidir. Şu veya bu şekilde… Fakat daima ödersiniz… Hiçbir şey olmasa, bir insanın hayatına lüzumundan fazla girersiniz ki bundan daha korkunç bir şey olamaz.

Vücutlarımız, birbirimize en kolay vereceğimiz şeydir; asıl mesele, hayatımızı verebilmektir. Baştan aşağı bir aşkın olabilmek, bir aynanın içine iki kişi girip, oradan tek bir ruh olarak çıkmaktır.

Evliya Çelebi, Bursa çeşmelerinden uzun uzadıya bahsettikten sonra sözü “Velhasıl Bursa sudan ibarettir.” diyerek bitirir. Canım Evliya! Sade bu iki cümlen için benim hafızamda adın Bursa ile birleşiyor.

Kim bilir? Bazı kapıların bize kapalı görünmesi, önünde değil, arkasında durduğumuz içindir.

İnsan ömrü, unutmanın şerbetine yiyecek kadar muhtaç.

Hayat denen bir şey vardı. Paralı parasız insanlar yaşıyorlardı. Kızıyorlar, gülüyorlar, ağlıyorlar, alakadar oluyorlar, seviyorlar, ıstırap çekiyorlar fakat yaşıyorlardı.

“Bir kadını olmak, bir kadın tarafından sevilmek o kadar tabii bir şeydi.Kendisinden yüz binlerce sene evvel başlayan bir tecrübe idi.Fakat ölüm gibi, hastalık gibi, ancak şahsımızda duyduğumuz zaman tamamlanan bir tecrübe… Belki de böyle olduğu için bizi kendi içimizde etrafımızdan ayırıyordu.”


BU KONUYU SOSYAL MEDYA HESAPLARINDA PAYLAŞ
ZİYARETÇİ YORUMLARI

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

BİR YORUM YAZ